:::: MENU ::::
Kitaplar’dan…

Beyinde ararken bağırsakta buldum – Dr.Serkan Karaismailoğlu

“Beyinde ararken bağırsakta buldum”, Dr.Serkan Karaismailoğlu’nun kitabı. Kendisini ortapia‘da yaptığı paylaşımlardan sonra tanıdım, daha sonra kişisel twitter hesabını takip etmeye başladım. İlk denk geldiğinde de kitabını alıp okudum.

Kısa ve öz bir şekilde kitap tam bir çıtır çerez 🙂
Yani okuması çok rahat, anlatımı sade, Game of Thrones’a bir çok atıf yapılmış (bu arada ben izlemedim), hızlıca okunup bilgiler edinilebilecek bir kitap.

Temel sindirim sistemi bilgisi vermesiyle ortaokul ve lise öğrencileri de okursa faydalı olur.

Kitabın içerisinde çok güzel çizimler var. Bunları Dr. Aslı Şan Dağlı Gül hazırlamış. Uzun uzun inceledim.

Kitapla ilgili aldığım notlardan en ilginci dalak isminden “kendisine konulan bu kadar kötü bir isim” şeklinde bahsetmesine bir anlam veremememdir.

Bağırsak veya sindirim sisteminin en az beyin kadar etkili olduğunu iddiasını savunuyor kitap. Mantıklı argümanları da yok değil. O yüzden beslenmemize dikkat etmemizi ve özellikle şeker türevlerine karşı azami ölçüde dikkatli olmamızı tavsiye ediyor.

Türkiye’nin diyabet hastalığında çok ciddi bir oran ile en yakın rakiplerinden önde olduğubu daha öncede biryerlerde okumuştum, bu sıkıntılı duruma bir çözüm bulunması gerekmektedir.

Kitap “Ne Yersen Osun” mesajını hem müstakil bir bölüm olarak, hem de genel çerçeve olarak sunmaktadır. Yazara teşekkür eder, bu tarz konularla ilgilenenler var ise okumalarını tavsiye ederim.


İnsan Hayatında Allah – Murtaza Mutahhari

“İnsan Hayatında Allah”, Şehid Murtaza Mutahhari’nin Tahran’da 1975 yılında yapmış olduğu bir dizi konuşmadan kitaplaştırılmış bir eser. Murtaza Mutahhari birçok kitabını okuduğum değerli bir müslüman filozoftur. Özellikle İslam ve Değişim kitabı, kafamın karışık olduğu bir dönemde beni birçok konuda aydınlatmış değerli bir eserdir.

Kitabı okurken ilk dikkatimi çeken unsur 1975 yılında Tahran’da bir mescidde böyle üst düzey bir sohbetin yapılıyor olmasıdır. 1979 yılında gerçekleşen İran İslam İnkılabı ile ilgili birçok yorumda İran halkının kültürel gelişmişliğine vurgu yapılır. Bu kitapta da bu sohbeti dinleyen insanların seviyelerinin ne denli yüksek olduğunu okuduğunuz zaman anlayabiliyorsunuz.

Mutahhari, Batı felsefesini iyi okumuş ve konuları anlatırken karşı örnekleri verip, daha sonra İslam’ın bakışını ortaya koymasıyla bulunmaz bir nimet. Zira bazen bilgisizliğimden dolayı hoşuma giden bazı düşünceleri, Mutahhari, İslam’ın görüşünü ortaya koyarak değiştirmeme vesile olmuştur. Kuru kuruya bir bağlılık, kör bir itaat istemeyen Mutahhari, akıl ve mantık ile İslami düşünceyi ihya etmektedir.

Zümer suresinin 29.ayeti ile başlar kitap:
“Kendisinde, birbirine sertlik ve geçimsizlik gösteren (bir çok) ortaklar (ın hakkı) bulunan bir adamla (bir köle ile) yalınız bir kişinin adamı (kölesi) olan diğer birini Allah (müşrikle müvahhid hakkında) bir misâl olarak irâd etmişdir. Bu ikisinin haali bir olur mu? (Bütün) hamd Allaha mahsusdur. Fakat onların çoğu bilmezler.”

Bu ayet bize yalnız Allah’a inanıp, tek bir fikri takip eden kişinin mesutluğunu, birden çok sahibi olan ve bu sahipleri birbiriyle çekişen köle örneği ile açıklamıştır. Bu çerçevede ruhu parça parça olan insan büyük sıkıntılar çekecek, birbiriyle çelişen fikirlere sahip olan insan problem yaşayacaktır.

Öznel ve nesnel şartların insan düşüncesini oluşturduğu, dolayısıyla özgür düşünce diye bir durumun olmadığını savunan görüş ile ciddi bir tartışma yapılıyor. İlk okuyuşta benimde hoşuma giden bu görüşün yetersiz ve eksik olduğu detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Sonuç olarak öznel ve nesnel şartların insan düşüncesini etkilediği ama insanın bunların üzerine çıkarak, bunların etkisinden kurtularak düşünebileceği belirtilmiştir.

İnancın insan psikolojisini rahatlattığını, psikolojik hastalıklardan olan mide ve bağırsak hastalıklarını azalttığı belirtilmiş, bu noktada din ile alakası olmayan Freud’un bile bir nebzeye kadar dinin bu yönünü kabul ettiği anlatılmıştır.

Freud’un öğrencisi ve arkadaşı olan Carl Gustav Jung’un dinin olumlu etkisi hakkındaki görüşlerine yer vermiştir.Ayrıca William James’in dinin psikolojideki yeri ile ilgili tespitleri olduğundan da bahsedilmiştir.

İnsan hayatındaki sürekli değişime değinen Mutahhari, bazı değişimlerin devrim şeklinde gerçekleştiğini belirterek devrim türlerini incelemiştir.

-Edebi Devrim
-Teknolojik Devrim
-Sosyal Devrim
–Öfke Devrimi
–Vicdani Devrim
–Ekonomik Devrim
–Siyasi Devrim
-Düşünsel ve Kültürel Devrim

Yukarıdaki başlıklar kısa kısa açıklanıp, en önemlisinin ve olması gerekenin düşüncede devrim olduğu vurgunmıştır.

İslam’ın vurgusunun her daim kültürel ve düşünsel bir devrim olduğunu belirten Mutahhari, konu ile ilgili İbrahim suresinin 24-27.ayetlerini örnek olarak vermektedir.

” Allah’ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir.Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır.Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar; Allah zalimleri de şaşırtır ve Allah dilediğini yapar.”

Tam bu noktada Ehl-i Beyt’in yüceliğini gözler önüne seren İnsan Suresi’nin 7-10.ayetleri incelemenizi tavsiye ederim.

“Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. Onlar, kendileri sevip istedikleri halde yoksula, yetime ve esire de yemek verirler. (Ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, öfkeli, çetin bir günde rabbimizden (azabından) korkarız.”

Bakara Suresi 170.ayette gelenekselciliği, körü körüne bağlılığı yeren şu ayet bulunmaktadır:

“Onlara: «Allah’ın indirdiğine uyun.» denildiğinde, «Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.» dediler. Ya ataları birşeye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler?”

Ayet incelendiğinde akıl ve mantığın öncelendiği görülmektedir.

Peki gelenekçilik kötü de yenilikçilik iyi mi?
Hayır.
Sonuçta günün eskileri dünün yenileri değil mi?
Öyleyse eski ve yeni kabul için bir ölçüt olamaz.
Her durumu akıl ve mantık süzgecinden geçirip, daha sonra kabul etmek gerekli.

Taklidin insanın içerisine düştüğü ciddi bir hastalık olduğunu belirten Mutahhari, doktor ve müçtehide tabi olmanın haricinde yapılan taklitlere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamış. Doktora tıbbi bilgimiz, müçtehide de ilmi bilgimiz olmadığı için uyarız. Bu iki konuda da benim bilgim bana yeter diyen olursa taklit etmeyebilir.

Taklit hastalığı ile ilgili alimin kişisel hareketlerini taklit eden insanları örnek vermesi önemlidir. Zira günümüzde de şeyhinin sümüğünü sildiği mendili kutsal sayabilen insan bozması vahşi canavarlar olduğundan dikkat edilmelidir. Bu tür insanları aklı nefsinin emrine girmiş kişiler olarak değerlendiren Mutahhari, bilinçsiz seçmen kitlesiyle ilgili de güzel örnekler vermiştir.

Yine Ayetullah Burucerdi’nin şiilerin Kerbela yas törenlerinde yapmış oldukları bazı saçma sapan hareketleri ortadan kaldırmak için verdiği mücadeleyi örnek vererek, bir çok kişinin kendisine uyduklarını söylediği halde bu konuyla ilgili kendi nefislerini dinlediklerini belirtmiştir. Buradan da Mutahhari ve benzeri alimlerin asla mezhepçilik yapmadığı, kendi mezheplerindeki akıl dışı uygulamalara karşı mücadele ettikleri de bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak Allah’ı tanımak için ilim ve düşüncenin yanı sıra, tecrübenin de gerekli olduğu anlatılıyor. Bu iki durumu ayrı ayrı değerlendiren filozofların görüşleri incelenip, hem fikir hem de amel açısında Allah’ı tanımanın gerekliliği belirtiliyor.

Kitapta ilginç bir yorum daha dikkatimi çekti.

“İçinde köpek veya köpek resmi olan eve melekler girmez” hadisini yorumlarken tamamen soyut yaklaşarak evin kalp olduğunu, köpeklerin ise kötü düşünceler olduğunu beyan ederek bazı hadislere olan bakış açımı tamamen değiştirmiştir.

Son olarak müminlerin bazı özelliklerinin aktarıldığını Müminun suresi 1-5.ayetleri inceleyen Mutahhari,
“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler, Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; Onlar ki, zekatı verirler; Ve onlar ki iffetlerini korurlar.”

Ne mutlu boş ve yararsız şeylerden yüz çevirenlere…
Vesselam.


Vehhabilik Tarihi – Eyüp Sabri Paşa

Eyüp Sabri Paşa, 1832-1890 yılları arasında yaşamış bir tarihçidir. Bu eserinde 1800’lü yıllarda Arabistan yarımadasındaki vehhabi fitnesi ile ilgili bilgiler vermektedir. Eserde vehhabiliği anlatırken Haricilik ve Karmatilik ile bağlar kuran Eyüp Sabri Paşa, cehaletin insanları nasıl canavarlaştırabileceğini görmemiz açısından tarihin farklı dönemlerindeki aşırı hareketlerin yaptıkları işleri anlatmıştır.

Karmatilerin Hicri 300’lü yıllarda hac yollarını kestiği, hacıları katlettiği, hatta Kabe’ye saldırıp Hacerü’l-esved taşını çalıp, 22 yıl sakladıklarını bu kitaptan öğrendim. Fitnelerinin devamı için Hacerü’l-esved taşını, Fatımiler devletine vermeyi teklif etselerde Fatımiler bu fitne içerikli hareketi kabul etmemiştir. Karmatiler yaklaşık 123 sene bölgede terör estirmiş, müslüman halka huzur vermemişlerdir.

Ayrıca Necid bölgesinin aşırı fikirlerin yatağı olduğu tespiti hoşuma gitti. Necid bölgesiyle ilgili hadis-i şeriflerin de olduğunu biliyoruz. Buradaki olay bölgeden ziyade, bölgenin koşulları sebebiyle orada yaşayan ve yetişen kişilerin katı, cahil ve saldırgan olmaları olarak değerlendirilebilir. Zira böyle bir cahil toplumu kullanabilecek kişiler çıktığı zaman bu tip insanların ne kadar tehlikeli olduğu/olacağı açıktır.

Bölgeden yalancı peygamber Müseylemetül Kezzab, Karmatiler, Muhammed bin Abdulvehhab gibi habislerin çıkmış olması bu görüşü destekler niteliktedir.

Vehhabiliğin fikir babası Muhammed bin Abdulvehhab, Diriye şeyhliğinin siyasi gücünü arkasına alarak bölgede ilk Vehhabi devletinin temelini atmış oldu.

Osmanlı’nın bölgede ciddi bir otoritesinin ve gücünün olmaması nedeniyle hızla Arabistan’ı ele geçirdiler. 1801’de Kerbela’yı, 1802’de Mekke ve Medine’yi talan ettiler. 1818 yılına kadar bölgede hüküm süren Suudileri, Osmanlı devleti ortadan kaldırdı.

İşin kötüsü o dönem bu zehirli sülale tamamen ortadan kaldırılmış olsaydı, bugün Suudi Arabistan adıyla anılan devlet fitnelerine devam edemeyecekti. Hayırlısı…


Devlet – Platon

Uzun süredir varlığından haberdar olduğum fakat bir türlü okuyamadığım, hatta iyi bir çevirisini okumam gerektiğini düşündüğüm Devlet(Politeia)’i sonunda bitirdim.

Platon, Sokrates’in öğrencisi ve onu konuşturmuş kitapta. Yıllar önce tartışma üslubumdan dolayı bir ağabeyim tarafından Sokrates’e benzetildiğim de duyduğum bu ismi o anda sevmiştim. Tek bir görüşünü bilmeden, tek bir fikrini tahlil etmeden. Çünkü biri bana benzetmişti, hem de kötü bir benzetme olarak 🙂

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 33.baskısını okudum. Hasan Ali Yücel klasikler dizisi içerisinde yer alan bu eseri Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Ali Cimcoz çevirmiş. Hem de ne çeviri, girişte kendilerini eleştirerek başlamışlar. En güzel çevirinin bile aslını veremeyeceğini peşinen kabul etmişler ve hassasiyetlerini anlatmışlar ve eklemişler, çevirenlerin gözüyle okuyorsunuz, yani bizim filtremizden geçeni veriyoruz size, art niyetli değil belki ama ufak tefek anlam kaymaları da olabilir uyarılarını yapmışlar. Teşekkür ediyorum kendilerine.

Devlet, Sokrates ve Platon’un kendilerinin de kabul ettiği üzere yeryüzünde kurulamayacak ütopik devletlerini anlatıyor. Adım adım, kabul ettire ettire. Doğruluk nedir? Eğrilik nedir? sorularıyla başlayan süreç, soluksuz yaklaşık 400 sayfa devam ediyor.

Sokrates görüşlerini karşıdaki kişiyle yaptığı diyalog sürecinde kabul ettirmeye çalıştığı için, karşıt görüşlüyü adım adım köşeye sıkıştırma felsefesiyle hareket ediyor. Bunu zorla yapmıyor, ikna ederek yapıyor. Mantıklı deliller sunuyor ve gelen cevaplar doğrultusunda süreci yürütüyor.

Eğriliğin övülmesi ve eğrilerin daha mutlu olduğu görüşlerinin sunulması üzerine Sokrates dayanamaz tartışma sürecini başlatır. Doğruluğu tanımlar ve doğru toplumu inşa etmeye başlar. Bu süreçte kurulan devletin bir yöneticiler grubu -ki bunlar filozoftur-, bir de koruyucular grubu vardır -ki bunlar özel seçilmiş erkek ve kadınlardan oluşmuş, hem bedeni hem de ruhi eğitimleri çocuklarından beri yöneticiler tarafından organize edilmiş pak bir ekip olarak hayal ediliyor-. Eğitim süreci aşırı kontrollü, müthiş sansürcü olarak eleştirilebilir, fakat eğriliğin kapıdan içeri bakmasına bile müsaade edilmemesinin başka bir yolu olmadığı da adım adım kabul ettiriliyor.

İki kanun koyuyor.
1-Tanrıdan yalnız mutluluk gelir.
2-Tanrılar aldatmaz.

1.kanun, “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.” (Nisa Suresi, 79.ayet) ile birebir benzerdir.
2.kanun ise “Allah, O’ndan başka tapılacak yoktur, ancak O vardır. Andolsun O, sizi olacağında şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” (Nisa Suresi, 87.ayet) ile benzerdir.

Kitabın genelinde İslam’a aykırı olan bazı görüşler olsa da yukarıdakine benzer şekilde pek çok görüş ayet ve hadislerle uyumludur.

Bu devlette herkesin bir işi var. Herkes uzman olduğu işi yapmaktadır. Temeli doğruluk olan bu devleti tek bir kişi de yönetebilir bir mecliste. Önemli olan bu ikisinden de doğruluk harici bir görüş ortaya çıkmayacağı için bir sorun olmayacağı. Bu çerçevede en iyi yönetim biçimi olarak monarşi gösterilmiştir. Yönetim biçimlerini insanlara benzeterek iyi ve kötü yanları hem şahsi hem de devletsel boyutta tartışılmıştır.

Katılmadığım ve Sokrates’in de anlatırken en çok zorlandığını kabul ettiği kısım: Koruyucuların kadın, çocuk, mal ve mülk sahibi olmamaları, fakat bunların hepsine grup olarak ortak sahip olmaları gerektiğini düşündüğü kısım. Kendine göre bir mantık örgüsüyle bencilliği ortadan kaldırıp, sadece vatan için çalışacak bir koruyucu grup hayali akla yatkın gibi fakat epeyce ütopik 🙂

Filozofları, daha doğrusu düzgün filozofları en üstün insan olarak gören Sokrates, devleti onların yönetmesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Bunu halka karşı bir görev olarak yapacaklarını, bu makamdan bir çıkar elde etmeyeceklerini çünkü filozofların aşağılık dünyevi zevklere önem vermediğini izah etmektedir.

Mağara örneği ile neyi biliyorsak sorgulattıran Sokrates, alçak-orta-yüksek seviyeli bir dünyada alçaktan ortaya çıkanın yükseldiğini, ortadan alçağa inenin ise alçaldığını zannettiğini oysa ki bunların yükseği hiç bilmediğini vurgulayarak üstünlüğün bilgi sever olmakta gizli olduğunu, şöhret sever ve para sever olmamak gerektiğini anlatıyor.

İdeal devleti aristokrasi olarak belirten Sokrates, 4 bozuk devlet düzeni ve bunlardaki yönetici ve insan modellerini tartışıyor.

Timokrasi, Oligarşi, Demokrasi, Zorbalık…
En iyiden en kötüye gidişte, demokrasinin zorbalıktan önceki en kötü 4.yönetim biçimi olması çok ilginç değil mi?

İsteklerin özü ve çeşitlerini incelerken, 3 kısım olduğunu belirtip:
1-iyiliği emreden kısım
2-öfkeyi emreden kısım
3-şehveti emreden kısım

Bu üçü arasındaki dengenin yaşam sürecindeki imtihanımız olduğu, doğruluk ve eğriliğin bu dengeye bağlı olduğunu anlatılıyor.

Bitirirken yoktan var etme, yapma ve benzetme üzerinde tartışmalar yapılıp, Tanrının insan hayatlarını nasıl adil dağıttığı görselleştirilerek anlatılmış.

Binlerce yıl öncesinde yazılmış bir kitaptaki çok doğru tespitleri hala öğrenememiş insanlar olarak bir an önce bu bilgi birikimlerinin üstüne yapacağımız eklemelerle daha parlak süreçlere adım atmalıyız.


Sayfalar:123